@Angel
Birini sevmenize neden olan şeyler onlardan nefret etmenize neden olunca gitmenin zamanı gelir. Herkesin bir hikayesi vardır. Bir yerde herkes kendi hikayesinin yazarıdır ve hepimiz yaşadığımızı yazarız ,yaşayacaklarımızı yazmak çok da bizim elimize bırakılmamıştır. Bu ne bir zamanlar çocuk olmuş birinin hikayesi ne de zamanı geldiğinde büyüyecek olan birinin... Ruhuna ve bedenine bırakılan her acının ardından kendini çamura bulayan, simsiyah bir ruhun hikayesi. Hatırladığı ilk şeyin alamadığı nefesin boğazında bıraktığı his olan birinin... Sığamamanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Nefes alabileceğiniz bir limanın olmamasının... Hiç acıyla öğrenmiş bir çocuk tanıdınız mı? Yaptığı en küçük hatada bedenine ve en çok da ruhuna izler bırakılmış küçük bir çocuk...
Derler ki her yas kırk mumla ölçülür kırkıncı mum da söndüğünde ruh, hüznü özgür bırakır ve iyileşmeye başlar. Her kırkıncı mumu yeni bir acının fitilini yakmak için kullanmış bir çocuk var o hikayenin ortasında. Geceleri duyduğu ve gördüğü halüsinasyonlarla uyumanın verdiği çaresizlikleri susarak susturmaya çalışmış bir çocuk... Küçücük vücudunda dolaşan yabancı ellerin ağırlığıyla ezilmiş küçük bir kız çocuğu. Ağlayabilmek için acı çekmeye muhtaç olan bir çocuk.
İnsan sevmeyi nasıl öğrenir? Sevilerek mi başlar işe? Hiç sevilmemiş bir çocuk bir başkasını sevebilir mi? Bir annenin bebeğini ilk öpüşüyle mi sirayet eder ruha, ya da babasının ilk elini tutuşuyla mı? Herkesin kendine bir cevabı vardır tüm bunlara ama bu hikaye için cevaplar çok da masum değil. Her çocuk masum değildir. Sevgi bir ödüldü o kız için eğer uslu bir çocuk olursa okşanırdı başı, bir gülümseme bahşedilirdi. O çocuk hiçbir zaman normal bir çocuk olmayı arzulamadı. Diğerleri gibi olursa sevileceğini hep bildi ama olmamayı seçti ne bir başkası kadar sevilmeye layık görüldü ne de kabul gördü. Tanıştığı ilk şey yalnızlık oldu; o yalnızlığı süsleyecek oyuncakları da dostları da hiç olmadı. Gözleri hep buğulu gördü. O zaten hep görülmeyen şeyleri görürdü. Tanrı ona sonsuz bir boşluk verdi, o ise tüm renkleriyle doldurdu o karanlığı. Her seferinde üzerine ışıklar söndürüldü ama o görmekten vazgeçmedi.
Hayat ona ilk büyümeyi öğretti. O karanlığa bir çocukluk iliştirip sessizce büyüdü. Girdi her hayatta kendini iliştirilmiş bulup sessizce uzaklaştı. Hayat ona kalmaktan çok gitmeyi öğretti. Merhametsizliği babasından öğrendi, küçük bir kedi gelip kucağına merhameti iliştirdi. Görülmemeyi annesi ona anlattı, bir daha hiç görülmek istemedi. Defterinin ilk sayfasına "aile" yazdı, hemen yanına "ait olmamayı" iliştirdi. Arka sayfaya "arkadaş" dedi yanına ötekileştirmenin resmini çizdi. Hata yaptı, başının arkasında bir acı hissetti ve sonra daha çok hata yaptı her biri için ruhuna dikenler ekildi. Kendi kendine yetmeyi öğrendi. Gülümsemenin insanın içini ısıtabildiğini öğrenip çok fazla gülümsedi. En çok saklanmayı öğrendi. Onu anlayacak hiç kimsenin olmadığını düşünüp hep saklandı. belki de saklanmak için bu kadar çırpınmasa bir kaç kanadı sağlam kalırdı..
Ve bir gün çok büyük bir hata yapıp ait olmayı denedi. Hiçbir zaman ait olmayacağı bir hayatın penceresinden başını uzatmak istedi. Taşlandı. Her bir taşta, o karanlığa iliştirdiği çocuk ağladı o ağladıkça daha çok çırpındı, daha çok saçmaladı ve başladığı yere geri dönmeyi öğrendi. Sorgulandı, karakterine laf edildi, aşağılandı. Herkese yol olmayı seçmiş insanlar, yoluna bir taş bıraktı. Bazı hikayeler de böyledir işte; birisi olmayı hak edecek kadar şanslı değilsinizdir. O çocuk kimseyle tanışmadı, kimsenin gözlerinin içine bakamadı. Sessizce, bir zamanlar korktuğu karanlığı ev edinip üzerini kimsesizliğiyle örttü.
Bir gün hayatınızdan biri geçecek sizin için sadece geçip gidecek olan biri... O kadar güzel gülecek ki içiniz sıcacık olacak belki yüreğinize de dokunur onda özel bir şeyler bulacaksınız. Sonra zamanla, onu sevmenize neden olan her şey ondan nefret etmenize neden olacak. Hep öyle olur. Bazı sonlar, hikayenin ilk cümlesinde gizlidir.
Derler ki her yas kırk mumla ölçülür kırkıncı mum da söndüğünde ruh, hüznü özgür bırakır ve iyileşmeye başlar. Her kırkıncı mumu yeni bir acının fitilini yakmak için kullanmış bir çocuk var o hikayenin ortasında. Geceleri duyduğu ve gördüğü halüsinasyonlarla uyumanın verdiği çaresizlikleri susarak susturmaya çalışmış bir çocuk... Küçücük vücudunda dolaşan yabancı ellerin ağırlığıyla ezilmiş küçük bir kız çocuğu. Ağlayabilmek için acı çekmeye muhtaç olan bir çocuk.
İnsan sevmeyi nasıl öğrenir? Sevilerek mi başlar işe? Hiç sevilmemiş bir çocuk bir başkasını sevebilir mi? Bir annenin bebeğini ilk öpüşüyle mi sirayet eder ruha, ya da babasının ilk elini tutuşuyla mı? Herkesin kendine bir cevabı vardır tüm bunlara ama bu hikaye için cevaplar çok da masum değil. Her çocuk masum değildir. Sevgi bir ödüldü o kız için eğer uslu bir çocuk olursa okşanırdı başı, bir gülümseme bahşedilirdi. O çocuk hiçbir zaman normal bir çocuk olmayı arzulamadı. Diğerleri gibi olursa sevileceğini hep bildi ama olmamayı seçti ne bir başkası kadar sevilmeye layık görüldü ne de kabul gördü. Tanıştığı ilk şey yalnızlık oldu; o yalnızlığı süsleyecek oyuncakları da dostları da hiç olmadı. Gözleri hep buğulu gördü. O zaten hep görülmeyen şeyleri görürdü. Tanrı ona sonsuz bir boşluk verdi, o ise tüm renkleriyle doldurdu o karanlığı. Her seferinde üzerine ışıklar söndürüldü ama o görmekten vazgeçmedi.
Hayat ona ilk büyümeyi öğretti. O karanlığa bir çocukluk iliştirip sessizce büyüdü. Girdi her hayatta kendini iliştirilmiş bulup sessizce uzaklaştı. Hayat ona kalmaktan çok gitmeyi öğretti. Merhametsizliği babasından öğrendi, küçük bir kedi gelip kucağına merhameti iliştirdi. Görülmemeyi annesi ona anlattı, bir daha hiç görülmek istemedi. Defterinin ilk sayfasına "aile" yazdı, hemen yanına "ait olmamayı" iliştirdi. Arka sayfaya "arkadaş" dedi yanına ötekileştirmenin resmini çizdi. Hata yaptı, başının arkasında bir acı hissetti ve sonra daha çok hata yaptı her biri için ruhuna dikenler ekildi. Kendi kendine yetmeyi öğrendi. Gülümsemenin insanın içini ısıtabildiğini öğrenip çok fazla gülümsedi. En çok saklanmayı öğrendi. Onu anlayacak hiç kimsenin olmadığını düşünüp hep saklandı. belki de saklanmak için bu kadar çırpınmasa bir kaç kanadı sağlam kalırdı..
Ve bir gün çok büyük bir hata yapıp ait olmayı denedi. Hiçbir zaman ait olmayacağı bir hayatın penceresinden başını uzatmak istedi. Taşlandı. Her bir taşta, o karanlığa iliştirdiği çocuk ağladı o ağladıkça daha çok çırpındı, daha çok saçmaladı ve başladığı yere geri dönmeyi öğrendi. Sorgulandı, karakterine laf edildi, aşağılandı. Herkese yol olmayı seçmiş insanlar, yoluna bir taş bıraktı. Bazı hikayeler de böyledir işte; birisi olmayı hak edecek kadar şanslı değilsinizdir. O çocuk kimseyle tanışmadı, kimsenin gözlerinin içine bakamadı. Sessizce, bir zamanlar korktuğu karanlığı ev edinip üzerini kimsesizliğiyle örttü.
Bir gün hayatınızdan biri geçecek sizin için sadece geçip gidecek olan biri... O kadar güzel gülecek ki içiniz sıcacık olacak belki yüreğinize de dokunur onda özel bir şeyler bulacaksınız. Sonra zamanla, onu sevmenize neden olan her şey ondan nefret etmenize neden olacak. Hep öyle olur. Bazı sonlar, hikayenin ilk cümlesinde gizlidir.
30 beğeni0 yorum