@otopsicireiss
İntihar, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir sorudur; çünkü insanlar onu bir ölüm eylemi olarak görür. Oysa felsefi açıdan bakıldığında intihar, ölümden çok bilinçle ilgilidir. İnsan, varlığının geçiciliğini kavradığı anda kendi içinde ikiye bölünür: yaşayan beden ve o bedeni sorgulayan bilinç. İşte bu bölünme, insanın en derin trajedisidir. Çünkü insan yalnızca yaşayan bir varlık değildir; aynı zamanda yaşadığını bilen bir varlıktır. Bu bilgi bazen bir aydınlanma değil, ağır bir yük hâline gelir.
İntihar düşüncesi çoğu zaman ölme arzusundan değil, varoluşun dayanılmaz berraklığından doğar. İnsan bir gün anlar ki dünya, ona sunduğu anlamları zorunlu kılmaz. Her şey mümkündür ve bu yüzden hiçbir şey zorunlu değildir. Bu özgürlük kimi zaman kurtuluş değil, baş döndürücü bir uçurum gibi görünür. İnsanın kendi varlığını taşıyamadığı anlar tam da burada başlar: bilinç, kendini taşıyan bedene fazla ağır geldiğinde.
Fakat yine de insanın trajedisi yalnızca ölümü düşünmesi değildir; asıl trajedi, bütün bu karanlık sezgilere rağmen yaşamaya devam edebilmesidir. İnsan bazen uçuruma bakar, ama yine de geri adım atar. Çünkü insanın içinde yalnızca yokluk arzusu değil, açıklanamaz bir direnç de vardır. Belki de varoluşun en paradoksal yanı budur: insan, bazen hiçbir anlam bulamadığı bir hayatta bile var olmaya devam eder.
Sylvia Plath bu gerilimi en çıplak hâliyle hisseden yazarlardan biriydi. Onun dizelerinde ölüm bir romantizm değil, varoluşun keskin bir aynası gibidir. Bir yerde şöyle yazar:“Dying is an art, like everything else. I do it exceptionally well.” Bu cümle, ölümü övmek için değil; insan bilincinin ne kadar karanlık derinliklere inebileceğini göstermek için yazılmış gibidir. Çünkü bazen insanın en büyük çığlığı, söylediği söz değil, o sözün arkasındaki sessizliktir.
#sylviaplath #varoluş #intihar
İntihar düşüncesi çoğu zaman ölme arzusundan değil, varoluşun dayanılmaz berraklığından doğar. İnsan bir gün anlar ki dünya, ona sunduğu anlamları zorunlu kılmaz. Her şey mümkündür ve bu yüzden hiçbir şey zorunlu değildir. Bu özgürlük kimi zaman kurtuluş değil, baş döndürücü bir uçurum gibi görünür. İnsanın kendi varlığını taşıyamadığı anlar tam da burada başlar: bilinç, kendini taşıyan bedene fazla ağır geldiğinde.
Fakat yine de insanın trajedisi yalnızca ölümü düşünmesi değildir; asıl trajedi, bütün bu karanlık sezgilere rağmen yaşamaya devam edebilmesidir. İnsan bazen uçuruma bakar, ama yine de geri adım atar. Çünkü insanın içinde yalnızca yokluk arzusu değil, açıklanamaz bir direnç de vardır. Belki de varoluşun en paradoksal yanı budur: insan, bazen hiçbir anlam bulamadığı bir hayatta bile var olmaya devam eder.
Sylvia Plath bu gerilimi en çıplak hâliyle hisseden yazarlardan biriydi. Onun dizelerinde ölüm bir romantizm değil, varoluşun keskin bir aynası gibidir. Bir yerde şöyle yazar:“Dying is an art, like everything else. I do it exceptionally well.” Bu cümle, ölümü övmek için değil; insan bilincinin ne kadar karanlık derinliklere inebileceğini göstermek için yazılmış gibidir. Çünkü bazen insanın en büyük çığlığı, söylediği söz değil, o sözün arkasındaki sessizliktir.
#sylviaplath #varoluş #intihar

13 beğeni0 yorum