@sadeceEda
Bak, aşk öyle filmlerdeki gibi keman sesleri eşliğinde ağır çekimde kapıdan girmek değilmiş. Bunu anladığında insanın canı biraz yanıyor ama gözü de bir o kadar açılıyor. Aşk aslında o hiç bitmeyen gürültünün içinde aniden yakaladığın o derin sessizlik anıymış. Hani bazen bir kalabalığın ortasında durursun da herkes konuşur ama sen hiçbirini duymazsın ya, işte o boşlukta sadece bir yüzün belirmesiymiş mesele. İnsan hep bir bütün olmayı bekliyor. Sanki eksik doğmuşuz da dünyayı bir yapboz parçası arar gibi geziyormuşuz gibi bir his bu. Ama aslında aşk bir başkasında kendini bulmak değil, bir başkasının aynasında kendi hatalarına gülümseyebilmeyi öğrenmekmiş. O meşhur midedeki kelebekler bir süre sonra yerini mutfaktaki çay buharına, sabahın köründe paylaşılan uykulu bir günaydın sözüne bırakıyor. Ve işin garibi, o çay buharı kelebeklerden çok daha fazla ısıtıyor insanın içini. Korkutucu olan ne biliyor musun? Birine ruhunun anahtarlarını öylece uzatmak. Al bak burası benim en karanlık köşem, burası çocukken dizimin kanadığı yer, burası da hiç kimseye söyleyemediğim o büyük korkum demek. Bu kadar savunmasız kalmak aslında dünyanın en büyük cesaretiymiş. Aşk birini seni mahvetme gücüyle donatıp, bunu yapmayacağına güvenmekten başka ne ki zaten? Sonunda anlıyorsun ki aşk bir varış noktası değil, bitmek bilmeyen bir yolculukmuş. Bazen yokuş aşağı kahkahalarla koştuğun, bazen de dizlerin titreyerek tırmandığın bir yol. Önemli olan o yolun nereye gittiği de değil aslında, yanında yürüyen elin sıcaklığını her şeye rağmen hissetmeye devam etmekmiş.
4 beğeni0 yorum